Monday, March 21, 2016

İstisnaî Pazartesi

Bugün çok şey söyleyip hiçbir şey anlatamayacağımı hissediyorum.

 

Sabah çok erken kalktım. Şirkete vardığımda, yakınlardaki cafe bile henüz açılmamıştı. Çantamı yokladım; apar topar evden çıkarken aklıma gelen müthiş fikirden dolayı gururlandım, gülümsedim. Çantamın içinde ezileceğinden çekindiğim diş macunum, diş fırçam ve traş bıçağımı, spora gittiğimde kullandığım büyük, turuncu kapaklı suluğumun içine koymuştum: şu "shaker" dedikleri dışı buzlu cama benzeyen, içinde suyla protein tozu çalkalamak için süzgeci olanlardan.

Simulatör çalışmam falan olmadığı düşünülürse; x-ray cihazının yanındaki bankonun arkasında oturan güvenlik görevlisine, sabahın altı buçuğunda neden orada olduğumu açıklamak için bir bahane bulmam gerekecekti. Fakat bulmadım. Gerektiğinde hızla bahane bulabilecek kadar zekî kimselere imrenirim eskiden beri; acaba onlar da benim çâresiz, umutsuz, iflâh olmaz dürüstlüğüm hakkında ne hissederler?

Boynumdaki yaka kartımın bana verdiği yetkiye dayanarak derin bir nefes aldım ve "lavaboyu kullanabilir miyim?" dedim karizmatik olduğunu düşündüğüm bir "Günaydın"'ın ardından. Reddedilmedim; içinde parlak fikrimi muhafaza eden tekerlekli çantamı x-ray cihazından geçirdim, giriş katındaki lavabonun yolunu tuttum. "Eko" binanın daracık beyaz koridorlarında yürürken, çantamın halı kaplı zeminde dönen tekerleklerinin çıkardıkları gürültüden biraz utandım açıkçası. Ne doğru dürüst asfaltta, ne de toprak yolda kullanılmış olan bu paten tekerleğinden bozma mekanizmaların kolumu dinlendirirken kulaklarımı yormaları şart mıydı? Çantamı elime aldım.

Lavabodan çıktığımda hafiflemiş gövdem, ışıldayan dişlerim ve bebek dötüne benzeyen nemli suratım hep birlikte binadan çıkıp, on dakika erken açıldığını sevinçle görmüş olduğum cafe'ye gittik. Akşamları kendimden esirgemeye çalıştığım sıcak, tatlı ve yağlı birkaç parça pastane zıkkımını tabletlerimle birlikte önümdeki küçük sehpaya dizdiğimde, en az bir yarım saat daha istediklerimi okuyabileceğimi düşündüm. Neden sonra kafamı kaldırdım; tam bizim Metin'in sevdiği "soğuk ama güneşli" sabahla birlikte, yavaş yavaş dökülmeye başlayan insanları karşıladık. Kafamın içinde son bir saattir okuduklarım mermer kek deseni almış, lezzete doğru pişmekteydiler bu sırada.

Bu gün, nedendir bilmem, ilk kez uçuşa gidiyormuşum gibi bir keyif vardı içimde. İstisnaî bir Pazartesi'ydi galiba.

 

***

 

No comments:

Post a Comment